Powered by Blogger.
profile

NE DOLAPLAR CEVIRIYORSUN ....

Posted by Nazan Saatci Tuesday, February 5, 2013 0 comments


osmanlı zamanında haremlerle selamların duvarları bitişikken haremde kahve pişiren hanımkızlar veya hatunlar selamlıktaki beyzadelere kahveyi harem ve selam arasına yapılmış sabit olmayan çevirildi mi bir yüzü dönen dolaba koyarak gönderirlermiş. birbirlerini beğenen hanım kızlarımızla beyzadelerimiz bu dolap vasıtası ile birbirlerine ayrıca ipek mendiller, buseler kondurulmuş güller* geçiriverirlermiş gizlice. arada küçük mektuplar da... ve sonra paşa babaların da gönlü olursa bu dolap çeviren aşıklar evlenirlemiş... burdan dilimize yerleşmiş ....ne dolaplar çeviriyorsun deyimi

Our Beautiful Nature

Posted by Nazan Saatci 0 comments












KIMSE YOK MU?

Posted by Nazan Saatci 0 comments

KIMSE YOK MU?

05 Şubat 2013, 08:59:13:
Nazan SAATÇİ


O gün bende aynı soruyu sormustum kendime. Kimse yok mu?

Sanırım yıl 1996 idi. O zamanlar Ataköy’de Emlak Banka’sı E bloklarında otururduk. Binamızın önünde otlarla kaplı bir arazi vardı. Soğuk bir kış günüydü. Camdan bakarken bu boş arazinin üzerinde kepçe ile düzleştirme yapıldıgını farkettim.

Biraz daha dikkatle bakınca küçük birşeylerin hareket ettiklerini gördüm. Bunlar minicik köpek yavrularıydı  ve kocaman kepçe üzerlerine doğru ilerliyordu. Dehşet içinde evden dışarı fırladım. Asansörün yedinci kata gelmesini bekleyemeden merdivenlerden ikişer üçer atlayarak indim. Kalbim deli gibi çarpiyordu. O kocaman aletin onları yok etmesi an meselesiydi.

Kendimi kepçenin önüne atmazsam aleti durduramaya bilirdim. Bende öyle yaptım bir yandan bağırırken bir yandan elimi kolumu sallıyordum. Nihayet kepçe durdu.

  Iki kişiydiler.
  “Manyakmısın bayan?” dedi şöför olanı aletten inerken. Intihar edeceksen bizi alet etme.
  ”Hanımefendi ne işiniz var burada?” dedi diğeri.
  “Köpek yavruları” dedim,burada çalıların arasındalar, onların üzerinden geçmek üzereydiniz”
   O zaman beraberce farkettik, çoktan kepçenin kaldırdığı toprağın altında kalmışlar bile. Inilti ve ağlama seslerinin geldigi tarafa doğru koştuk.  
  “Kazamaz mıyız toprağı” dedim, ne olur kazıp çıkaralım onları. Ellerimle kazabilir miyim acaba? diye düşünürken adamlardan kibar olanı yakındaki inşaata koştu. Çok geçmeden kazma ve kurekle geri döndü.“Dikkat edin onları incitebilirsiniz “ deyip durdum devamlı, endişe içindeydim. Toprağın altından sağlam çıkabileceklerine bir türlü ihtimal veremiyordum.

  Ama çok şükür korktuğum gibi olmadı. Teker teker yavruları çıkardılar. Yağmur yağıyordu. Hepsi çamur içindeydiler. Adamlar bir taraftan sayıyorlardı. Tam dokuz taneymiş ama sonuncusu ölü çıkmış. Onu bana göstermediler.

  Yağmur hızını arttırmıştı. Işi burada kesip gideceklerini söylediler. Bir haftaya kalmaz yine geleceklermis,”Sen en iyisi bu yavruları buradan taşı” dedi bir tanesi. Gitmeden bir kutu bulmaları için yalvardım. Yine aynı adam kosup inşaattan  bir sandık getirdi. Bir parça naylonla üstünü sardılar.

Giderlerken defalarca teşekkür ettim, Allah razı olsun, onlar olmasaydı  mümkünü yok yavruları tek başıma toprağın altından çıkaramazdım.
   Artık yağmurun altında durulacak gibi değildi. Sağnak halinde yağıyordu. Onları yan yatırdığımiz sandiğin içine yerleştirdim. Perişan vaziyetteydiler, devamlı titreyip ağlıyorlardı. Bizim başımıza da gelmez mi? Iste buda onların felaketiydi.

   Tam gidip yiyecek birşeyler getirmeyi düşünüyordum ki anneleri olduğunu tahmin ettiğim beyaz bir sokak kopeği üzerime doğru koşmaya basladı. Bir an ne yapmam gerektiğini kestiremedim. Kaçarsam üzerime saldırabilirdi. Kutunun önünden yavaşça yana cekildim.

Direk yavrularının yanına gitti sonra önümdeki toprak yığınının üzerine atladı, adeta yavrularını korumaya çalısan bir kahraman gibiydi. Göz göze geldik. Üzerime saldırırsa beni koruyabilecek hiç kimse yoktu, zaten bos arazinin ortasinda benim için  saklanacak bir yerde yoktu. Bütün cesaretimi toplayıp iyi düşünmem gerektiğine karar verdim.

Ona beyin dalgalarımla korkmadığımı, hatta onlara yardim ettiğimi anlatmalıydım, başka çarem yoktu.
Sesimin tonuna dikkat ederek “Herşey yolunda bak yavruların da burada, şimdi gidip ben size yemek getireceğim” gibi laflar ettiğimi hatırlıyorum. Ise yaradı. Bir anda olaya hakim olmuştum. Beni dinledi, arkasını döndü ve yavrularının yanına geri gitti.

Hiç böylesi bir yağmurun altında bu kadar uzun kalmamıştım, iç çamaşırlarıma kadar ıslandığımı hissediyordum. Once eve gittim sonra markete. Onlara süt ve ekmek verdiğimi hatırlıyorum. Adeta saldırdılar. Anne beni seyretmekle yetindi. Hayvanlar cok zeki. Iç güdüleri de çok kuvvetli. Artık dost olduğumu biliyor, beni anlıyor,ona "Garip" ismini taktım.

Ilerki günlerim onlara kasaptan et alıp yemek taşımakla ve onlari sevmekle gecti. Beni de anne biliyorlar. Arazi çamurlu ve yabani otlarla dolu. Yanlarına botlarla gidebiliyorum. Onlarda botlarımın iplerini  çekiştiriyorlar. Bir tanesine Gorbachov ismini takdim. Başındaki lekeden dolayı. Kulağının içine o dikenli otlardan girmiş. Veterinere gidip çıkarttık. Artık mutlu, ağlamıyor. Onlara bir an once evler bulmalıyım. Ama önce buradan taşınmalılar. Kepçe her an gelmek üzere ve geldi de. Artık kutumuzla birlikte balkon altındayız. Problemler asıl şimdi başlıyor.

Apartmandan şikayet var. Kopekler burada olamazmış, yemekleri sinek yapıyormuş cocuklar mikrop kapabilirlermiş ve dahası ısırıla bilirlermis. Isırsalar beni ısırırlardı ayrıca ne yapabilirim, onlarında başka gidecek yerleri yok.” Biraz idare etsin herkes” diyorum. “Hepsine tek tek ev bulacagim.”

 
Üzerinden çok geçmedi. Bir gün yemeklerle geldim eve, yavruların hiç birisi yok. Neredeler, ne oldu, merak içindeyim. Öğrenebildiğim kadarıyla apartmandan şikayet etmişler, belediye gelip hepsini götürmüş. Içimde bir boşluk oldu.

Onlara öyle alışmışım ki. Sonra Garip geldi, deliler gibi yavrularını aradı. Aramakla kalmadı, gecelerce uluyup ağladı. Ben hayatımda böyle birşey yaşamamıştım. Bir kopeğin yavrularına böyle bağlı olabileceğini söyleseler inanmazdim. Garip verdiğim hiç bir yemeği yemiyordu. Dört gündür açtı, sonunda birşeyler yemesi için yalvardım.             

“Sana söz veriyorum yavrularını bulup getireceğim” dedim. Söyle bir bakti sonra isteksizce elimdeki etlerden  kücücük bir parçayı alıp yedi. O bakışı hala unutamam. O ufack et parçasını  bu hayvan beni kırmamak için mi yemişti? Hala inanamam.

Garip’e uykular haram oldu, bana da. Camdan bakıyorum deli gibi dolanıyor, sabahlara kadar uluyor. Bir tek ben değil, apartman sakinleride işin farkında. Kimse uyuyamıyor.  Bakırköy, Zeytinburnu ve Küçükçekmece  belediyelerini teker teker arayıp soruyorum. Bütün barınakları öğrendim. Toplu olarak getirilen kopek yavruları var mı diye araştırıyorum. Yok, hic bir yerde yoklar.

Beşinci gün, nihayet Belediyenin çöplüğünü keşfettim. Kimsesiz köpekleri oraya götürüyorlarmış. Bu korkunç bir bilgi. Bir arkadaşımdan rica ediyorum ve arabasıyla cöplüğe gidiyoruz. Etrafta plastikler ve araba tekerleri var.Kötü bir yer. Ve cok geçmeden yavruları görüyorum. Oradalar, beni görünce ayaklarıma saldırdılar yine. Teker teker seviyorum onları. Sadece beş tanesi arabaya siğdi. Tekrar gelmemiz lazim. Geride bıraktıklarım ağlıyor, arabanın peşinden kosuyorlar. "Geleceğim sizi almaya" diyorum ama anlamıyorlar. Tanrım bu nasıl bir duygu, yüreğim parça parça. Iki tur yapiyoruz çoplüğe. Yolda arabaya kusanlar oldu.Yedikleri sadece plastic parcaları, onları kusuyorlar. Hasta görünüyorlar, belli ki çok aç kalmışlar.

Yavruları direk eski bulduğum yerlerine götürüyorum. Artık balkon altına koyamam.Tam o sırada Garip geldi. Hayatımda belki birdaha hiç göremiyeceğim bir manzara ile karşı karşıyayım. Süklüm püklüm gelirken birden şaha kalktı adeta. Ok gibi fırladı yavrularına doğru, bir an sevgi ile karıştılar birbirlerine ama bu çok uzun sürmedi, Garip yavrulardan kopup bana doğru koştu. Once ayaklarıma süründü, kapandı adeta sonra etrafımda dört dönmeye başladı. Biliyorum, bana sözümde durduğum için  teşekkur ediyor. Hayatta bazı mutluluklar vardır milyonlarla ölçülmez. Iste Garip’in bana tattirdiğı bu duyguda öyle birşey. Karşılığı yok.

Artık zamanımz kalmadı biliyorum. Apartmandan yine şikayet edecekler. Onlara inat yapıyorum gibi geliyor. Ya zehirlerlerse bu sefer, korkuyorum. Zaman öyle bir zamanki hayvanlar hiç bir belediyenin umurunda değil. Oyle kapı önüne su kabı koymak, hayvan barınakları hak getire. Hayvan barınak sayısı yok kadar az. Ikisine  gitmişliğim var. Başka köpek alamayız zaten olanlara da bakamıyoruz diyorlar. Çaresiz hergün tanıdıklara yalvarıyorum. Hatta yalan bile söylüyorum. Gorbachov’u verirken bu yavru cins dediğimi hatırlıyorum. Sokak köpeği olduğunu sakliyorum.

“Ne cinsi? “diye sordu manav cocuk.”Valla cinsi ne tam bilemiyorum” dedim “karışık ama iyi bir cins büyüyünce görürsünüz.“
Hergün bir yavrusunu çalıyorum Garip’in. Eminim biliyor ama sorun çıkarmadı. Sonunda iki tane bıraktım ona. Onlarıda alamazdım, bunu ona bir kez daha yaşatamazdım. O zaman böyle düşünmüştüm ama sonradan “keşke yapsaydım” diyeceğimi nerden bilebilirdim ki.


Hemen o günlerdeydi.  Bir film çalışması için yurt dışına çıkmıştım. Döndüğümde Garip’in hikayesinin hüzünlü sonunu ögrendim.

 “Boş araziye geceleri başka sokak köpekleri de gelmeye başlamıştı” dedi komşum. Sonra devam etti; “ Zaman zaman havlama sesleri ile uyanıyorduk. Bir gün anne köpek ve iki yavrusu birden ortadan kayboldular. O kopek nasıl bir hayvanmış öyle. Sokak köpekleri çeteler halinde dolaşırken  yavrularına saldırmışlar. Anne saatlerce dövüşmüş yavrularını kurtarmak için, sonunda onuda yavrularınıda parçalamışlar. O gece köpek seslerinden kimse uyuyamamıştı. Ertesi gün Bakırköy Belediyesine haber verdik, onlarda saldırgan köpekleri zehirlediler.”
  Işte komşum böyle anlattı ve ben gözyaşlarımı tutamadım. Hala da öyle, hatırlayınca hüzünlenirim.

Iki yavru bulduğum evlerden birinde çok gecmeden ölmüşler. Neden aşilarının  yapılmamış olması. Bazısı aşısız da yaşıyor ama  bir çoğu bunu beceremiyor. Diğer yavruların haberleri iyiydi. Hata ikisini beni kirmayip alan sevgili yönetmen dostum Mehmet Tasdiken’in iş yerinin bahçesinde ziyaret ettim, kocaman olmuşlardı.

Işte o günlerde bende sormuştum kendime kimse yok mu bu hayvanlar için ciddi bir seyler yapacak? Turkiye’mde yaşasam hayvanlar için kısırlaştırma kampanyaları yapmak, hayvan barınakları açmak, yada oralarda çalışmak vardı aklımda. Kısmet olmadı ama hiç olmazsa yazmak bu güneymiş.


O günlerden bu günlere bir sürü barınak açılmış Türkiye'de. Bir çok insan  yüreğini koymuş elinden geleni yapıyor. Bu güzel bir haber ama gerçek olan  çoğu  barınakların maddi sıkıntı içinde olmaları. Hemen hepsinin yemek ve ilaç sorunları var.
Kimisinin elektriği suyu dahi yok. Istanbul ve çevre Belediyelerinin şehrin çok dışına attıkları hayvan barınaklarda  bu durumda.

Deymez mi onlar için birşeyler yapmaya?

Hayvan severler ellerinden geleni yapıyor deniyor, siz hayvan sevmez misiniz? Eminim seversiniz, sizde uğraşıp birşeyler yapmak için biraz çaba gösterebilirsiniz. Belki maddi durumunuz buna engel ama bir telefon açıp size en yakın hayvan barınağını tespit etseniz, sonra orayı hiç olmazsa bir kez ziyaret etseniz, onların sorunlarını dilekçe yazıp bir kerede siz o Belediye'ye bildirseniz, çevrenizdeki restorant ve büfelerle anlaşıp onlara atılan, ziyan olan yemeklerden bir bağlantı yapsanız. Değmez mi?

Sevgili dostlar, aciz olan her canlının yer yüzündeki koruyuculuğu elinden geldiğince her insana vazifedir. Rabb’imiz onları bize emanet etmiş. Bunu hatırımızdan hiç çıkarmayalım olur mu?

 Hepinize kucak dolusu sevgiler….

Nazan Saatçi

Şubat / 2013 / U.S.A

Sevgiye ve tutkuya açık bir kalp kadar dünyada değerli bir şey yoktur. Goethe

21 Aralik 2012 ye hazirmisiniz ? Are you ready to december 21 2012 ?

Posted by Nazan Saatci Monday, December 17, 2012 0 comments


Dun aksam...

Posted by Nazan Saatci Saturday, December 1, 2012 0 comments

Dün Akşam
Dün akşam otururken karıma dedim ki:
- Ot gibi yaşamayı kesinlikle istemem!! Eğer bir gün makinelere ve bir şişeden sızacak olan bilmem ne sıvısına bağımlı olacak olursam, Lütfen!! Lütfen hiç tereddüt etme, hemen fişi çek olur mu?
Karım yerinden kalktı.
Laptopumu fişten çekti,
Şarabımı çiçek saksılarından birinin dibine döktü ve çıkıp gitti.
- Adi kadın !

Yagmur sevenler icin...

Posted by Nazan Saatci Friday, November 30, 2012 0 comments












ENJOY

Posted by Nazan Saatci 0 comments








How full your life is.....

Posted by Nazan Saatci 0 comments


GRADUATION SPEECH 2008

On the first day of term, a university professor stood in front of his philosophy class with an empty jar.
Without saying a word to his students, he removed the lid of the jar and filled it with golf balls. When no more golf balls fit he closed the jar with its lid. He then asked his class, “Would you say that the jar is now full?” His students observed the jar and concluded that the jar was indeed full.
The professor then proceeded to open the jar up and started inserting marbles into the jar. The marbles started to fill the gaps between the golf balls. After sealing the jar, he asked his class once again if they thought the jar was now full. The class concluded that the jar was indeed now full.
The professor opened the jar a third time and started pouring in sand. Obviously, the sand started filling the gaps between the golf balls and the marbles. He then sealed the jar and asked his class a third time if the jar was full. His class chuckled and replied in unison, “Yes, it is now full!”
The professor opened the jar and emptied two small cups of coffee in the jar. The liquid had completely filled the gap between the golf balls, the marbles, and the grains of sand. He then began his lecture.
“I hope you realise that life is very much like this jar. The golf balls represent the important things in life, like God, family, loved ones, health, things that you care intimately about. If we lost everything else in life, our lives would still be ‘full’. The marbles are the other things in our lives that are important, but our happiness shouldn’t depend on them. Things like our work, our house, our car, etc. Finally, the sand represents everything else; the small stuff.
“If we were to have filled our jar up with sand first, there we wouldn’t have had enough room for the marbles or the golf balls. If we use all our life and energy on the small stuff, we won’t have any room for the important things.”

After a brief moment of silence one of the students asked, “Professor, what does the coffee represent?”

“Ah, I’m glad you asked,” replied the professor. “It means that no matter how full your life is, there is always room for a cup of coffee with a friend.”

Alcak sesle soyle

Posted by Nazan Saatci 0 comments

Alçak Sesle Söyle
Fatih bir gün dilencinin birine bir altın vermişti. Dilenci, Padişahın verdiği altını az bularak şöyle bir soru sordu:
—Bu nasıl olur Padişahım? Ben senin kardeşin olduğum halde nasıl olur da bana bir altın verirsin?
Dilencinin ne demek istediğini tam anlamayan Fatih sordu:
—Sen benim nereden kardeşim oluyorsun?
...
Dilenci şu açıklamayı yaptı:
—İkimizde de Âdem babamız ve Havva anamızdan dünyaya gelmedik mi?
Böyle bir durumda kardeş sayılmıyor muyuz?
Fatih gülümsedi. Bu cevap hoşuna gitmişti çünkü. Dilencinin kulağına eğilerek şöyle dedi:
—Aman alçak sesle söyle. Bu söylediğini diğer kardeşlerimiz de işitip gelirlerse, senin payına bir altın bile düşmez.

Translate

Haberler

Hava

Doviz

Label

Abone ol