Dün Akşam
Dün akşam otururken karıma dedim ki:
- Ot gibi yaşamayı kesinlikle istemem!! Eğer bir gün makinelere ve bir
şişeden sızacak olan bilmem ne sıvısına bağımlı olacak olursam, Lütfen!!
Lütfen hiç tereddüt etme, hemen fişi çek olur mu?
Karım yerinden kalktı.
Laptopumu fişten çekti,
Şarabımı çiçek saksılarından birinin dibine döktü ve çıkıp gitti.
- Adi kadın !
Showing posts with label humor. Show all posts
Showing posts with label humor. Show all posts
Saturday, December 1, 2012
Friday, November 30, 2012
How full your life is.....
GRADUATION SPEECH 2008
On the first day of term, a university professor stood in
front of his philosophy class with an empty jar.
Without saying a word to his students, he removed the lid of
the jar and filled it with golf balls. When no more golf balls fit he closed
the jar with its lid. He then asked his class, “Would you say that the jar is
now full?” His students observed the jar and concluded that the jar was indeed
full.
The professor then proceeded to open the jar up and started
inserting marbles into the jar. The marbles started to fill the gaps between
the golf balls. After sealing the jar, he asked his class once again if they
thought the jar was now full. The class concluded that the jar was indeed now
full.
The professor opened the jar a third time and started pouring
in sand. Obviously, the sand started filling the gaps between the golf balls
and the marbles. He then sealed the jar and asked his class a third time if the
jar was full. His class chuckled and replied in unison, “Yes, it is now full!”
The professor opened the jar and emptied two small cups of
coffee in the jar. The liquid had completely filled the gap between the golf
balls, the marbles, and the grains of sand. He then began his lecture.
“I hope you realise that life is
very much like this jar. The golf balls represent the important things in life,
like God, family, loved ones, health, things that you care intimately about. If
we lost everything else in life, our lives would still be ‘full’. The marbles
are the other things in our lives that are important, but our happiness
shouldn’t depend on them. Things like our work, our house, our car, etc.
Finally, the sand represents everything else; the small stuff.
“If we were to have filled our jar up with sand first, there
we wouldn’t have had enough room for the marbles or the golf balls. If we use
all our life and energy on the small stuff, we won’t have any room for the
important things.”
After a brief moment of silence one of the
students asked, “Professor, what does the coffee represent?”
Alcak sesle soyle
Alçak Sesle Söyle
Fatih bir gün dilencinin birine bir altın vermişti. Dilenci, Padişahın verdiği altını az bularak şöyle bir soru sordu:
—Bu nasıl olur Padişahım? Ben senin kardeşin olduğum halde nasıl olur da bana bir altın verirsin?
Dilencinin ne demek istediğini tam anlamayan Fatih sordu:
—Sen benim nereden kardeşim oluyorsun?
...
Fatih bir gün dilencinin birine bir altın vermişti. Dilenci, Padişahın verdiği altını az bularak şöyle bir soru sordu:
—Bu nasıl olur Padişahım? Ben senin kardeşin olduğum halde nasıl olur da bana bir altın verirsin?
Dilencinin ne demek istediğini tam anlamayan Fatih sordu:
—Sen benim nereden kardeşim oluyorsun?
...
Dilenci şu açıklamayı yaptı:
—İkimizde de Âdem babamız ve Havva anamızdan dünyaya gelmedik mi?
Böyle bir durumda kardeş sayılmıyor muyuz?
Fatih gülümsedi. Bu cevap hoşuna gitmişti çünkü. Dilencinin kulağına eğilerek şöyle dedi:
—Aman alçak sesle söyle. Bu söylediğini diğer kardeşlerimiz de işitip gelirlerse, senin payına bir altın bile düşmez.
—İkimizde de Âdem babamız ve Havva anamızdan dünyaya gelmedik mi?
Böyle bir durumda kardeş sayılmıyor muyuz?
Fatih gülümsedi. Bu cevap hoşuna gitmişti çünkü. Dilencinin kulağına eğilerek şöyle dedi:
—Aman alçak sesle söyle. Bu söylediğini diğer kardeşlerimiz de işitip gelirlerse, senin payına bir altın bile düşmez.
HAYATIMIZDAKİ ÖNCELİKLER
HAYATIMIZDAKİ ÖNCELİKLER
Felsefe profesörü bir gün ders başladığında, hiç bir şey söylemeden masanın üstüne büyükçe bir kavanoz koydu ve içini tenis toplarıyla doldurdu. Ve öğrencilere kavanozun dolup dolmadığını sordu. Öğrenciler hep bir ağızdan, kavanozun dolduğunu söylediler.
Profesör bu kez, önündeki kutulardan birinden aldığı çakıl taşlarını kavanoza döktü. Çakıl taşları, tenis toplarının ...
Felsefe profesörü bir gün ders başladığında, hiç bir şey söylemeden masanın üstüne büyükçe bir kavanoz koydu ve içini tenis toplarıyla doldurdu. Ve öğrencilere kavanozun dolup dolmadığını sordu. Öğrenciler hep bir ağızdan, kavanozun dolduğunu söylediler.
Profesör bu kez, önündeki kutulardan birinden aldığı çakıl taşlarını kavanoza döktü. Çakıl taşları, tenis toplarının ...
aralarındaki
boşluklardan aktı ve kavanozdaki boşlukları doldurdu. Profesör,
kavanozun dolup dolmadığını bir kez daha sordu. Öğrenciler yine hep
birlikte, kavanozun dolduğunu söylediler.
Profesör onların bu yanıtını duymamış gibi yaptı, masadaki kutulardan birini aldı, içindeki kumları özenli bir biçimde kavanoza boşalttı. Bu kez kavanoza akan kum tanecikleri, çakıl taşlarının
aralarındaki boşlukları doldurdu. Profesör, kavanozun dolu olup olmadığını bir kez daha sordu öğrencilere. Onlar da yine bir koro düzeniyle kavanozun dolduğunu söylediler.
Sıra, masanın altındaki bekleyen iki fincan kahveye gelmişti. Profesör onları da aldı, kavanoza boşalttı. Kahve de kendine kumlar arasında yer buldu ve kalan boşlukları doldurdu.
Öğrenciler, profesörün bu “gösterisi”ni alkışlarla karşıladılar. Profesör ise, dersini anlatmaya o an başlıyordu. “Eveet” dedi. “Biliyor musunuz ki, bu küçücük gösteriyle size, yaşamınızı simgelemiye çalıştım.” Ve soluk almaksızın bir dikkatle kendisini dinleyen öğrencilerine dersini anlattı:
“Bu tenis topları yaşamınızdaki önemli değerlerdir” dedi. “Bunlar aileniz, çocuklarınız, sağlığınız, arkadaşlarınız ve sizin için önemli olan benzer değerlerdir. Şayet sahip olduğunuz öteki değerleri yitirirseniz de, bu önemli değerler hep kalacaktır. Ve yaşamınızı doldurmayı her zaman sürdüreceklerdir. Çakıl taşları ise daha az önemli olan değerlerimizdir. Bunlar, işinizdir, evinizdir, arabanızdır. Kum ise, olsa da olur olmasa da olur değerlerinizdir.”
Bu açıklamasından sonra profesör, kavanoza hangi “değer”i önce, hangisini daha sonra koyduğunun nedenlerini de açıkladı:
“Eğer kavanoza önce kum doldurursanız, çakıl taşlarına ve özellikle de tenis toplarına yeterli yer kalmaz”dedi. “Aynı olay, yaşamınızda da geçerlidir. Zamanınızı ve enerjinizi ufak tefek konular için harcarsanız, önemli değerlerinize ayıracağınız zamanınız kalmayacaktır. Dikkatinizi mutluluğunuz için önemli olan konulara çevirin. Çocuklarınızla oynayın, sağlığınıza özen gösterin, eşinizle zaman zaman yemeğe çıkın, evinizin gereksinimlerini karşılayın. Öncelikle tenis toplarınızı yerleştirmeye bakın kavanozunuza. Önceliklerinizi sıralamayı iyi bilin. Gerisi zaten hep kumdur.”
Bir öğrenci söz istedi:
“Peki, o iki fincan kahve nedir, hocam?” dedi.
Profesör bu soruyu soran öğrencisine önce teşekkür etti, sonra da sorusunu yanıtladı.:
“Yaşamınız ne denli yoğun, ne denli dolu olursa olsun” dedi. “Ne yapın, yapın, dostlarınızla içeceğiniz bir fincan kahve için yine de zaman bulun.
Profesör onların bu yanıtını duymamış gibi yaptı, masadaki kutulardan birini aldı, içindeki kumları özenli bir biçimde kavanoza boşalttı. Bu kez kavanoza akan kum tanecikleri, çakıl taşlarının
aralarındaki boşlukları doldurdu. Profesör, kavanozun dolu olup olmadığını bir kez daha sordu öğrencilere. Onlar da yine bir koro düzeniyle kavanozun dolduğunu söylediler.
Sıra, masanın altındaki bekleyen iki fincan kahveye gelmişti. Profesör onları da aldı, kavanoza boşalttı. Kahve de kendine kumlar arasında yer buldu ve kalan boşlukları doldurdu.
Öğrenciler, profesörün bu “gösterisi”ni alkışlarla karşıladılar. Profesör ise, dersini anlatmaya o an başlıyordu. “Eveet” dedi. “Biliyor musunuz ki, bu küçücük gösteriyle size, yaşamınızı simgelemiye çalıştım.” Ve soluk almaksızın bir dikkatle kendisini dinleyen öğrencilerine dersini anlattı:
“Bu tenis topları yaşamınızdaki önemli değerlerdir” dedi. “Bunlar aileniz, çocuklarınız, sağlığınız, arkadaşlarınız ve sizin için önemli olan benzer değerlerdir. Şayet sahip olduğunuz öteki değerleri yitirirseniz de, bu önemli değerler hep kalacaktır. Ve yaşamınızı doldurmayı her zaman sürdüreceklerdir. Çakıl taşları ise daha az önemli olan değerlerimizdir. Bunlar, işinizdir, evinizdir, arabanızdır. Kum ise, olsa da olur olmasa da olur değerlerinizdir.”
Bu açıklamasından sonra profesör, kavanoza hangi “değer”i önce, hangisini daha sonra koyduğunun nedenlerini de açıkladı:
“Eğer kavanoza önce kum doldurursanız, çakıl taşlarına ve özellikle de tenis toplarına yeterli yer kalmaz”dedi. “Aynı olay, yaşamınızda da geçerlidir. Zamanınızı ve enerjinizi ufak tefek konular için harcarsanız, önemli değerlerinize ayıracağınız zamanınız kalmayacaktır. Dikkatinizi mutluluğunuz için önemli olan konulara çevirin. Çocuklarınızla oynayın, sağlığınıza özen gösterin, eşinizle zaman zaman yemeğe çıkın, evinizin gereksinimlerini karşılayın. Öncelikle tenis toplarınızı yerleştirmeye bakın kavanozunuza. Önceliklerinizi sıralamayı iyi bilin. Gerisi zaten hep kumdur.”
Bir öğrenci söz istedi:
“Peki, o iki fincan kahve nedir, hocam?” dedi.
Profesör bu soruyu soran öğrencisine önce teşekkür etti, sonra da sorusunu yanıtladı.:
“Yaşamınız ne denli yoğun, ne denli dolu olursa olsun” dedi. “Ne yapın, yapın, dostlarınızla içeceğiniz bir fincan kahve için yine de zaman bulun.
Thursday, November 15, 2012
Wednesday, November 14, 2012
BUNDADA BIR HAYIR VARDIR
BUNDADA BIR HAYIR VARDIR
by Nazan Saatci ve Dostlari on Wednesday, February 15, 2012 at 12:28pm ·
BUNDADA BIR HAYIR VARDIR
Bir zamanlar Afrikadaki bir ülkede hüküm süren bir kral varmış. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazmış. Nereye gitse onu da beraberinde götürürmüş.
Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu varmış. İster kendi başına gelsin ister başkasının, ister iyi olsun ister kötü, her olay karşısında hep aynı şeyi söylermiş:
"Bunda da bir hayır var!"
Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıkmışlar. Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyormuş. Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yapmış ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patlamış ve kralın başparmağı kopmuş. Durumu gören arkadaşı her zamanki sözünü söylemiş:
"Bunda da bir hayır var!"
Kral acı ve öfkeyle bağırmış:
"Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu?"
Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırmış.
Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyormuş. Yamyamlar onları ele geçirmişler ve köylerine götürmüşler. Ellerini, ayaklarını bağlamışlar ve köyün meydanına odun yığdmışlar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağlamışlar. Tam odunları tutuşturmaya geliyorlarmış ki, kralın başparmağının olmadığını farketmişler. Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyormuş. Böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlarmış. Bu korkuyla, kralı çözüp salıvermişler. Diğer adamları ise pişirip yemişler.
Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman olmuş.Hemen zindana koşmuş ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir bir anlatmış.
"Haklıymışsın!" dedi.
"Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. İşte bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum.Yaptığım çok haksız ve kötü bir şeydi."
"Hayır" diye karşılık vermiş arkadaşı.
"Bunda da bir hayır var."
"Ne diyorsun ALLAH aşkına?" diye hayretle bağırmış kral.
"Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir."
"Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum, değil mi? Ve sonrasını düşünsene!!!..."

Bir zamanlar Afrikadaki bir ülkede hüküm süren bir kral varmış. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazmış. Nereye gitse onu da beraberinde götürürmüş.
Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu varmış. İster kendi başına gelsin ister başkasının, ister iyi olsun ister kötü, her olay karşısında hep aynı şeyi söylermiş:
"Bunda da bir hayır var!"
Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıkmışlar. Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyormuş. Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yapmış ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patlamış ve kralın başparmağı kopmuş. Durumu gören arkadaşı her zamanki sözünü söylemiş:
"Bunda da bir hayır var!"
Kral acı ve öfkeyle bağırmış:
"Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu?"
Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırmış.
Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyormuş. Yamyamlar onları ele geçirmişler ve köylerine götürmüşler. Ellerini, ayaklarını bağlamışlar ve köyün meydanına odun yığdmışlar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağlamışlar. Tam odunları tutuşturmaya geliyorlarmış ki, kralın başparmağının olmadığını farketmişler. Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyormuş. Böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlarmış. Bu korkuyla, kralı çözüp salıvermişler. Diğer adamları ise pişirip yemişler.
Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman olmuş.Hemen zindana koşmuş ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir bir anlatmış.
"Haklıymışsın!" dedi.
"Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. İşte bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum.Yaptığım çok haksız ve kötü bir şeydi."
"Hayır" diye karşılık vermiş arkadaşı.
"Bunda da bir hayır var."
"Ne diyorsun ALLAH aşkına?" diye hayretle bağırmış kral.
"Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir."
"Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum, değil mi? Ve sonrasını düşünsene!!!..."

BUNDADA BIR HAYIR VARDIR
by Nazan Saatci ve Dostlari on Wednesday, February 15, 2012 at 12:28pm ·
BUNDADA BIR HAYIR VARDIR
Bir zamanlar Afrikadaki bir ülkede hüküm süren bir kral varmış. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazmış. Nereye gitse onu da beraberinde götürürmüş.
Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu varmış. İster kendi başına gelsin ister başkasının, ister iyi olsun ister kötü, her olay karşısında hep aynı şeyi söylermiş:
"Bunda da bir hayır var!"
Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıkmışlar. Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyormuş. Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yapmış ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patlamış ve kralın başparmağı kopmuş. Durumu gören arkadaşı her zamanki sözünü söylemiş:
"Bunda da bir hayır var!"
Kral acı ve öfkeyle bağırmış:
"Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu?"
Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırmış.
Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyormuş. Yamyamlar onları ele geçirmişler ve köylerine götürmüşler. Ellerini, ayaklarını bağlamışlar ve köyün meydanına odun yığdmışlar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağlamışlar. Tam odunları tutuşturmaya geliyorlarmış ki, kralın başparmağının olmadığını farketmişler. Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyormuş. Böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlarmış. Bu korkuyla, kralı çözüp salıvermişler. Diğer adamları ise pişirip yemişler.
Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman olmuş.Hemen zindana koşmuş ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir bir anlatmış.
"Haklıymışsın!" dedi.
"Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. İşte bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum.Yaptığım çok haksız ve kötü bir şeydi."
"Hayır" diye karşılık vermiş arkadaşı.
"Bunda da bir hayır var."
"Ne diyorsun ALLAH aşkına?" diye hayretle bağırmış kral.
"Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir."
"Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum, değil mi? Ve sonrasını düşünsene!!!..."

Bir zamanlar Afrikadaki bir ülkede hüküm süren bir kral varmış. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazmış. Nereye gitse onu da beraberinde götürürmüş.
Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu varmış. İster kendi başına gelsin ister başkasının, ister iyi olsun ister kötü, her olay karşısında hep aynı şeyi söylermiş:
"Bunda da bir hayır var!"
Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıkmışlar. Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyormuş. Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yapmış ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patlamış ve kralın başparmağı kopmuş. Durumu gören arkadaşı her zamanki sözünü söylemiş:
"Bunda da bir hayır var!"
Kral acı ve öfkeyle bağırmış:
"Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu?"
Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırmış.
Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyormuş. Yamyamlar onları ele geçirmişler ve köylerine götürmüşler. Ellerini, ayaklarını bağlamışlar ve köyün meydanına odun yığdmışlar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağlamışlar. Tam odunları tutuşturmaya geliyorlarmış ki, kralın başparmağının olmadığını farketmişler. Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyormuş. Böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlarmış. Bu korkuyla, kralı çözüp salıvermişler. Diğer adamları ise pişirip yemişler.
Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman olmuş.Hemen zindana koşmuş ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir bir anlatmış.
"Haklıymışsın!" dedi.
"Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. İşte bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum.Yaptığım çok haksız ve kötü bir şeydi."
"Hayır" diye karşılık vermiş arkadaşı.
"Bunda da bir hayır var."
"Ne diyorsun ALLAH aşkına?" diye hayretle bağırmış kral.
"Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir."
"Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum, değil mi? Ve sonrasını düşünsene!!!..."

O Gucenmis olmali
O gücenmiş olmalı
by Nazan Saatci ve Dostlari on Tuesday, February 7, 2012 at 2:08pm ·
O gücenmiş olmalı
Vaktiyle bir derviş, nefsle mücadele makamının sonuna gelir.
Bunun gereği olarak her türlü süsten, gösterişten arınacak, varlıktan vazgeçecektir.
Fakat iş yamalı bir hırka giymekten ibaret değildir
Her türlü görünür süslerden arınması gereklidir.
Saç, sakal, bıyık,kaş ne varsa hepsinden.
…Derviş, usule uygun hareket eder, soluğu berberde alır.
“Vur usturayı berber efendi” der.
Berber, dervişin saçlarını kazımaya başlar.
Derviş, aynada kendini takip tmektedir.
Başının sağ kısmı tamamen kazınmıştır.
Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken, yağız mı yağız, bıçkın mı bıçkın bir kabadayı girer içeri.Doğruca dervişin yanına gider, başını kazınmış kısmına okkalı bir tokat atarak,”Kalk bakalım kabak! Kalk da tıraşımızı olalım” diye kükrer.
Dervişlik bu.”Sövene dilsiz, vurana elsiz gerekmiş ya”.Kaideyi bozmaz derviş.Ses çıkarmaz, usulca kalkar yerinden.
Berber mahcup, fakat korkmuştur.Ses çıkarmaz.Kabadayı koltuğa oturur, berber tıraşa başlar.Fakat küstah kabadayı traş esnasında da sürekli aşağılar dervişi, alay eder:
“Kabak aşağı, kabak yukarı…
” Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkandan çıkar.Henüz birkaç metre gitmiştir ki, gemden boşanmış bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelir.Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasına kalakalır.Derken, iki atın ortasına denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir karnına batıverir.Kabadayı oracığa yıkılır kalır.Ölmüştür.
Görenler çığlığı basar.
Berber işe şaşkın, bir manzaraya, bir dervişe bakar, gayri ihtiyari sorar:
“Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?”
Derviş mahzun, düşünceli cevap verir:
“Vallahi gücenmedim ona.Hakkımı da helal etmiştim.
Gel gör ki, bu kabağın bir de Sahibi var. O gücenmiş olmalı!”

Vaktiyle bir derviş, nefsle mücadele makamının sonuna gelir.
Bunun gereği olarak her türlü süsten, gösterişten arınacak, varlıktan vazgeçecektir.
Fakat iş yamalı bir hırka giymekten ibaret değildir
Her türlü görünür süslerden arınması gereklidir.
Saç, sakal, bıyık,kaş ne varsa hepsinden.
…Derviş, usule uygun hareket eder, soluğu berberde alır.
“Vur usturayı berber efendi” der.
Berber, dervişin saçlarını kazımaya başlar.
Derviş, aynada kendini takip tmektedir.
Başının sağ kısmı tamamen kazınmıştır.
Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken, yağız mı yağız, bıçkın mı bıçkın bir kabadayı girer içeri.Doğruca dervişin yanına gider, başını kazınmış kısmına okkalı bir tokat atarak,”Kalk bakalım kabak! Kalk da tıraşımızı olalım” diye kükrer.
Dervişlik bu.”Sövene dilsiz, vurana elsiz gerekmiş ya”.Kaideyi bozmaz derviş.Ses çıkarmaz, usulca kalkar yerinden.
Berber mahcup, fakat korkmuştur.Ses çıkarmaz.Kabadayı koltuğa oturur, berber tıraşa başlar.Fakat küstah kabadayı traş esnasında da sürekli aşağılar dervişi, alay eder:
“Kabak aşağı, kabak yukarı…
” Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkandan çıkar.Henüz birkaç metre gitmiştir ki, gemden boşanmış bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelir.Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasına kalakalır.Derken, iki atın ortasına denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir karnına batıverir.Kabadayı oracığa yıkılır kalır.Ölmüştür.
Görenler çığlığı basar.
Berber işe şaşkın, bir manzaraya, bir dervişe bakar, gayri ihtiyari sorar:
“Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?”
Derviş mahzun, düşünceli cevap verir:
“Vallahi gücenmedim ona.Hakkımı da helal etmiştim.
Gel gör ki, bu kabağın bir de Sahibi var. O gücenmiş olmalı!”

En guc sey Thales Miletus
EN GUC SEY Thales of Miletus (c. 620 BCE – c. 546 BCE)
by Nazan Saatci ve Dostlari on Friday, February 17, 2012 at 4:04pm ·
EN GUC SEY
Thales of Miletus (c. 620 BCE – c. 546 BCE)
Ona en güç şey diye sormuşlar.
Kendini tanımak demiş.
En kolay şey nedir? demişler.
Başkasına öğüt vermek, demiş.
Az görülen bir şey nedir? Demişler.
Zorba bir hükümdarın yaşlanmışı,demiş.
Mutszuluğa kolayca katlanmanın çaresini sormuşlar.
Daha mutsuz kişilerin hallerine bakarak ,demiş.
Erdemle yaşamanın çaresini sormuşlar.
Başkalarında görüp ayıpladığımız şeyleri yapmayarak ,demiş.
Mutlu insan kimdir? demişler.
Sağlığı yerinde ,zengin,yürekli,bilgili olandır, demiş.
Güzellik nereden gelir? demişler.
Yüzden değil ,iyi davranışlardan gelir,demiş.
Şu öğütleri de vermiş sonra:
"Haksız kazançla zengin olma.
Yakınlarına ve dostlarına söylediğin kötü sözler yüzünden mahkemelere düşmemeğe çalış.
Ve unutma ki sen anana,babana karşı nasıl davranırsan,çocukların da sana karşı öyle davranırlar."

Thales of Miletus (c. 620 BCE – c. 546 BCE)
Ona en güç şey diye sormuşlar.
Kendini tanımak demiş.
En kolay şey nedir? demişler.
Başkasına öğüt vermek, demiş.
Az görülen bir şey nedir? Demişler.
Zorba bir hükümdarın yaşlanmışı,demiş.
Mutszuluğa kolayca katlanmanın çaresini sormuşlar.
Daha mutsuz kişilerin hallerine bakarak ,demiş.
Erdemle yaşamanın çaresini sormuşlar.
Başkalarında görüp ayıpladığımız şeyleri yapmayarak ,demiş.
Mutlu insan kimdir? demişler.
Sağlığı yerinde ,zengin,yürekli,bilgili olandır, demiş.
Güzellik nereden gelir? demişler.
Yüzden değil ,iyi davranışlardan gelir,demiş.
Şu öğütleri de vermiş sonra:
"Haksız kazançla zengin olma.
Yakınlarına ve dostlarına söylediğin kötü sözler yüzünden mahkemelere düşmemeğe çalış.
Ve unutma ki sen anana,babana karşı nasıl davranırsan,çocukların da sana karşı öyle davranırlar."

Avukat ve sarisin / Blonde and the lawyer
Avukat ve sarisin / Blonde and the lawyer
by Nazan Saatci ve Dostlari on Sunday, February 19, 2012 at 5:55pm ·
Avukat ve sarisin
Bir uçakta cingoz bir avukat ile sarisin aptal gorunuslu bir hanim yanyana oturuyorlar. Avukat hem hanimla yakinlasmak hem de hoşca vakit gecirmek icin bir oyun teklif ediyor. Kabul gorunce oyunu anlatiyor
-Size bir soru soracagım, cevabi bilemezseniz bana 5 dolar vereceksiniz, sonra siz soracaksınız bilemezsem ben size 50 dolar verecegim. Ve ilk soruyu soruyor: -Ay ile dunya arasindaki uzaklik ne kadardir? Kadin tek soz soylemeden cantasindan 5 dolar cikarip adama uzatiyor Soru sorma sirasi sarisina geliyor: -Tepeye 3 ayakla tirmanip 4 ayakla asagi inen sey nedir? Adam dakikalarca dusunuyor yanıtı bulamiyor. Cüzdanindan 50 dolar cikarip kadina uzatiyor. Kadin parayi kibarca alip cantasina koyarken avukat merakla soruyor -Cevap ne peki ?
Kadin tek kelime etmeden cantasini aciyor ve 5 dolari uzatiyor
Blonde and the lawyer
There was a blonde who found herself sitting next to a Lawyer on an airplane. The lawyer just kept bugging the blonde wanting her to play a game of intelligence. Finally, the lawyer offered her 10 to 1 odds, and said every time the blonde could not answer one of his questions, she owed him $5.00, but every time he could not answer hers, he'd give her $50.00. The lawyer figured he could not lose, and the blonde reluctantly accepted.
The lawyer first asked, "What is the distance between the Earth and the nearest star?"
Without saying a word the blonde handed him $5.00. then the blonde asked, "What goes up a hill with 3 legs and comes back down the hill with 4 legs?"
Well, the lawyer looked puzzled. He took several hours, looking up everything he could on his laptop and even placing numerous air-to-ground phone calls trying to find the answer. Finally, angry and frustrated, he gave up and paid the blonde $50.00
The blonde put the $50 into her purse without comment, but the lawyer insisted, "What is the answer to your question?"
Without saying a word, the blonde handed him $5

Bir uçakta cingoz bir avukat ile sarisin aptal gorunuslu bir hanim yanyana oturuyorlar. Avukat hem hanimla yakinlasmak hem de hoşca vakit gecirmek icin bir oyun teklif ediyor. Kabul gorunce oyunu anlatiyor
-Size bir soru soracagım, cevabi bilemezseniz bana 5 dolar vereceksiniz, sonra siz soracaksınız bilemezsem ben size 50 dolar verecegim. Ve ilk soruyu soruyor: -Ay ile dunya arasindaki uzaklik ne kadardir? Kadin tek soz soylemeden cantasindan 5 dolar cikarip adama uzatiyor Soru sorma sirasi sarisina geliyor: -Tepeye 3 ayakla tirmanip 4 ayakla asagi inen sey nedir? Adam dakikalarca dusunuyor yanıtı bulamiyor. Cüzdanindan 50 dolar cikarip kadina uzatiyor. Kadin parayi kibarca alip cantasina koyarken avukat merakla soruyor -Cevap ne peki ?
Kadin tek kelime etmeden cantasini aciyor ve 5 dolari uzatiyor
Blonde and the lawyer
There was a blonde who found herself sitting next to a Lawyer on an airplane. The lawyer just kept bugging the blonde wanting her to play a game of intelligence. Finally, the lawyer offered her 10 to 1 odds, and said every time the blonde could not answer one of his questions, she owed him $5.00, but every time he could not answer hers, he'd give her $50.00. The lawyer figured he could not lose, and the blonde reluctantly accepted.
The lawyer first asked, "What is the distance between the Earth and the nearest star?"
Without saying a word the blonde handed him $5.00. then the blonde asked, "What goes up a hill with 3 legs and comes back down the hill with 4 legs?"
Well, the lawyer looked puzzled. He took several hours, looking up everything he could on his laptop and even placing numerous air-to-ground phone calls trying to find the answer. Finally, angry and frustrated, he gave up and paid the blonde $50.00
The blonde put the $50 into her purse without comment, but the lawyer insisted, "What is the answer to your question?"
Without saying a word, the blonde handed him $5

Monday, November 12, 2012
A Curse or a blessing?Much food for thought
A Curse or a Blessing? Much food for thought
There was an old man who lived in a tiny village. Although poor, he was envied by all for the beautiful white horse he owned. Even the king coveted his treasure. People offered fabulous prices for the steed, but the old man always refused. "This horse is not a horse to me," he would tell them. "It is a person. How could you sell a person? He is a friend, not a possession. How could you sell a friend?" The man was poor and the temptation was great, but he never sold the horse.
One morning, the horse was missing from the stable. All the village came to see the old man. "You old fool" they scoffed. "We told you that someone would steal your horse. You are so poor, how could you ever hope to protect such a valuable animal? It would have been better to have sold him. You could have gotten whatever price you wanted. Now the horse is gone, and you've been cursed with misfortune."
The old man responded, "Don't speak so quickly. Say only that the horse is not in the stable. That is all we know, the rest is judgment. How can you know if I've been cursed or not? How can you judge?
The people contested. "Don't make us out to be fools! We may not be philosophers, but great philosophy is not needed to know what's happened here. The fact that your horse is gone is a curse."
The old man spoke again, "All that I know is that the stable is empty and the horse is gone. The rest I don't know. Whether it be a curse or a blessing, I can't say. All we can see is a fragment. Who can say what will come next?
The people of the village laughed. They had always thought the man to be a fool; if he wasn't he would have sold the horse and lived off the money. Instead he was a poor woodcutter, living hand to mouth in the misery of poverty. Now he had proven that he was, indeed, a fool.
After 15 days the horse returned. He hadn't been stolen, he had run away into the forest. Not only had he returned, he had brought a dozen wild horses with him. Once again the village people gathered round the woodcutter and spoke, "Old man you were right and we were wrong. What we thought was a curse was really a blessing. Please forgive us."
The man responded "Again you go too far. Say only that the horse is back. State only that a dozen horses returned with him, but don't judge. How do you know if this is a blessing or not? You see only a fragment. Unless you know the whole story, how can you judge. If you read only one page, how can you judge the whole book? All you have is a fragment! Don't say that this is a blessing. No one knows. I am content with what I know, I am not perturbed by what I don't know.
"Maybe the old man is right." they said.. But deep down they believed he was wrong. They knew it was a blessing. Twelve wild horses had returned with the horse. With a little bit of work the animals could be broken and trained and sold for much money.
The old man had a son, an only son. The young man began to break the wild horses. After a few days, he fell from one of the horses and broke both legs. Once again the villagers gathered around the old man and cast their judgments.
"You were right." they said The dozen horses were not a blessing. They were a curse. Your only son has broken his legs, and now in your old age you have no one to help you. Now you are poorer than ever."
The old man spoke again, "Don't go so far in your judgments. Say only that my son broke his legs. Who knows if it is a blessing or a curse? No one knows. We only have a fragment of the whole".
A few weeks later the country engaged in a war against a neighboring country. All the young men of the village were required to join the army. Only the son of the old man was excluded because he was injured. The enemy was strong and people feared they would never see their sons again. Once again, they gathered around the old man crying and screaming because their sons had been taken. "You were right, old man," they wept. "God knows you were right. This proves it. Your son's accident was a blessing. His legs may be broken, but at least he is with you. Our sons are gone forever."
The old man spoke again, "Why do you always draw conclusions? No one knows. Say only this: Your sons went to war, and mine did not. No one is wise enough to know if it is a blessing or a curse. Only God knows."
The old woodcutter was content with what he knew and not disturbed by what he couldn't understand. Epictetus said, "I am always content with that which happens, for I think that which God chooses is better than what I choose."

There was an old man who lived in a tiny village. Although poor, he was envied by all for the beautiful white horse he owned. Even the king coveted his treasure. People offered fabulous prices for the steed, but the old man always refused. "This horse is not a horse to me," he would tell them. "It is a person. How could you sell a person? He is a friend, not a possession. How could you sell a friend?" The man was poor and the temptation was great, but he never sold the horse.
One morning, the horse was missing from the stable. All the village came to see the old man. "You old fool" they scoffed. "We told you that someone would steal your horse. You are so poor, how could you ever hope to protect such a valuable animal? It would have been better to have sold him. You could have gotten whatever price you wanted. Now the horse is gone, and you've been cursed with misfortune."
The old man responded, "Don't speak so quickly. Say only that the horse is not in the stable. That is all we know, the rest is judgment. How can you know if I've been cursed or not? How can you judge?
The people contested. "Don't make us out to be fools! We may not be philosophers, but great philosophy is not needed to know what's happened here. The fact that your horse is gone is a curse."
The old man spoke again, "All that I know is that the stable is empty and the horse is gone. The rest I don't know. Whether it be a curse or a blessing, I can't say. All we can see is a fragment. Who can say what will come next?
The people of the village laughed. They had always thought the man to be a fool; if he wasn't he would have sold the horse and lived off the money. Instead he was a poor woodcutter, living hand to mouth in the misery of poverty. Now he had proven that he was, indeed, a fool.
After 15 days the horse returned. He hadn't been stolen, he had run away into the forest. Not only had he returned, he had brought a dozen wild horses with him. Once again the village people gathered round the woodcutter and spoke, "Old man you were right and we were wrong. What we thought was a curse was really a blessing. Please forgive us."
The man responded "Again you go too far. Say only that the horse is back. State only that a dozen horses returned with him, but don't judge. How do you know if this is a blessing or not? You see only a fragment. Unless you know the whole story, how can you judge. If you read only one page, how can you judge the whole book? All you have is a fragment! Don't say that this is a blessing. No one knows. I am content with what I know, I am not perturbed by what I don't know.
"Maybe the old man is right." they said.. But deep down they believed he was wrong. They knew it was a blessing. Twelve wild horses had returned with the horse. With a little bit of work the animals could be broken and trained and sold for much money.
The old man had a son, an only son. The young man began to break the wild horses. After a few days, he fell from one of the horses and broke both legs. Once again the villagers gathered around the old man and cast their judgments.
"You were right." they said The dozen horses were not a blessing. They were a curse. Your only son has broken his legs, and now in your old age you have no one to help you. Now you are poorer than ever."
The old man spoke again, "Don't go so far in your judgments. Say only that my son broke his legs. Who knows if it is a blessing or a curse? No one knows. We only have a fragment of the whole".
A few weeks later the country engaged in a war against a neighboring country. All the young men of the village were required to join the army. Only the son of the old man was excluded because he was injured. The enemy was strong and people feared they would never see their sons again. Once again, they gathered around the old man crying and screaming because their sons had been taken. "You were right, old man," they wept. "God knows you were right. This proves it. Your son's accident was a blessing. His legs may be broken, but at least he is with you. Our sons are gone forever."
The old man spoke again, "Why do you always draw conclusions? No one knows. Say only this: Your sons went to war, and mine did not. No one is wise enough to know if it is a blessing or a curse. Only God knows."
The old woodcutter was content with what he knew and not disturbed by what he couldn't understand. Epictetus said, "I am always content with that which happens, for I think that which God chooses is better than what I choose."

Accidental Deaths
Accidental Deaths
by Nazan Saatci ve Dostlari on Tuesday, August 21, 2012 at 11:02pm ·
Subject: Accidental Deaths
A) The number of physicians in the U.S. is
700,000.
(B) Accidental deaths caused by Physicians
per year are
120,000.
(C) Accidental deaths per physician
is
0.171
Statistics courtesy of U.S. Dept. of
Health and Human Services.
>>>>>>>>>>>>>>>>>>>
Now think about this:
Guns(A) The number of gun owners in the U.S.
is
80,000,000.
(Yes, that's 80 million)
(B) The number of accidental gun deaths
per year, all age groups,
is
1,500.
(C) The number of accidental deaths
per gun owner
is
.0000188
Statistics courtesy of FBI
>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>
So, statistically, doctors are approximately
9,000 times more dangerous than gun owners.
>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>
Remember, 'Guns don't kill people, doctors do.'
>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>
FACT: NOT EVERYONE HAS A GUN,
BUT
Almost everyone has at least one doctor.
This means you are over 9,000 times more likely to be killed by a doctor as by a gun owner!!!
>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>
Please alert your friends
to this
alarming threat.
We must ban doctors
before this gets completely out of hand!!!!!
>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>
Out of concern for the public at large,
We withheld the statistics on
lawyers
for fear the shock would cause
people to panic and seek medical attention

A) The number of physicians in the U.S. is
700,000.
(B) Accidental deaths caused by Physicians
per year are
120,000.
(C) Accidental deaths per physician
is
0.171
Statistics courtesy of U.S. Dept. of
Health and Human Services.
>>>>>>>>>>>>>>>>>>>
Now think about this:
Guns(A) The number of gun owners in the U.S.
is
80,000,000.
(Yes, that's 80 million)
(B) The number of accidental gun deaths
per year, all age groups,
is
1,500.
(C) The number of accidental deaths
per gun owner
is
.0000188
Statistics courtesy of FBI
>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>
So, statistically, doctors are approximately
9,000 times more dangerous than gun owners.
>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>
Remember, 'Guns don't kill people, doctors do.'
>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>
FACT: NOT EVERYONE HAS A GUN,
BUT
Almost everyone has at least one doctor.
This means you are over 9,000 times more likely to be killed by a doctor as by a gun owner!!!
>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>
Please alert your friends
to this
alarming threat.
We must ban doctors
before this gets completely out of hand!!!!!
>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>
Out of concern for the public at large,
We withheld the statistics on
lawyers
for fear the shock would cause
people to panic and seek medical attention

Labels:
accidental,
deaths,
fikra,
humor,
humour,
mizah,
statistics
Sunday, November 11, 2012
The janitor joke....
The janitor joke....
Once Microsoft enters a man in his 38 years with a CV in hand, waiting to be interviewed for a wave of janitor
After the interview, when it seemed that everything was sent, the HR manager asks the man:
-Do you have an email for a faster response?
-No sir, I have no computer or
Once Microsoft enters a man in his 38 years with a CV in hand, waiting to be interviewed for a wave of janitor
After the interview, when it seemed that everything was sent, the HR manager asks the man:
-Do you have an email for a faster response?
-No sir, I have no computer or
"But sir, you will work on the main company of the branch of informatics and does not have an email?
-Yeah..., the situation is.... hard , not even have
-So I guess I can not help you, the job will not be yours, sorry
In this, the man walks away dejected, not knowing what to do to sustain the family, no debt perspectiva.Nisso opens his wallet and sees that it has left five dollars buys some vegetables and out selling door to door, and at the end of the day already has $ 15
The other day, get $ 10, and does the same thing, buying selling vegetables and leaves at the end of the day with this $ 30, lively, day after day goes by selling vegetables on the street. And so on, until you buy a van, then moved on to a truck, the truck to a grocery store. when he sees the man is already a millionaire's grocery industry, your company not to make progress, it has actions, home, cars will all too well.One day appears an insurance broker, because the businessman wanted to make one, for now he conditions, and after filling out the form everything right, the broker asks:
-Do you have an email person?
Non-staff, the firm is not I, not like computers
"But sir, how can today, in a global change that revolves around the informatica, you do not have access to internet? Are you a millionaire without internet You imagine what you would if you had at least one e- mail?
- Yes, "replied the man, Microsoft's janitor
-Yeah..., the situation is.... hard , not even have
-So I guess I can not help you, the job will not be yours, sorry
In this, the man walks away dejected, not knowing what to do to sustain the family, no debt perspectiva.Nisso opens his wallet and sees that it has left five dollars buys some vegetables and out selling door to door, and at the end of the day already has $ 15
The other day, get $ 10, and does the same thing, buying selling vegetables and leaves at the end of the day with this $ 30, lively, day after day goes by selling vegetables on the street. And so on, until you buy a van, then moved on to a truck, the truck to a grocery store. when he sees the man is already a millionaire's grocery industry, your company not to make progress, it has actions, home, cars will all too well.One day appears an insurance broker, because the businessman wanted to make one, for now he conditions, and after filling out the form everything right, the broker asks:
-Do you have an email person?
Non-staff, the firm is not I, not like computers
"But sir, how can today, in a global change that revolves around the informatica, you do not have access to internet? Are you a millionaire without internet You imagine what you would if you had at least one e- mail?
- Yes, "replied the man, Microsoft's janitor
Eger ise alinsaydim
Bir adam Microsoft şirketine iş için konuşmaya gidiyor.
Girmek istediği iş de tuvalet temizleyiciliği.
HR menajeri ile görüşüp tıkanmış bir lavaboyu temizleyip testten geçiyor.
HR menajeri adama testi geçtiğini, hangi gün saat kaçta iş
Girmek istediği iş de tuvalet temizleyiciliği.
HR menajeri ile görüşüp tıkanmış bir lavaboyu temizleyip testten geçiyor.
HR menajeri adama testi geçtiğini, hangi gün saat kaçta iş
başı yapması gerektiğinin kendisine e-mail yoluyla gönderileceğini söylüyor.
Ada, bilgisayarı olmadığını dolayısıyla e-mail kullanmadığını açıklıyor. HR menajeri: "Üzgünüm ama e-mailiniz yoksa siz sanal olarak var sayılamazsınız ve bu yüzden sizi işe alamayız." diyor.
Adam çaresizce dışarıya çıkıyor ve "Ne yapsam, ne etsem!" diye düşünürken cebindeki 10 dolar ile 20 kilo kiraz almaya karar veriyor. Kapı kapı gezerek kirazları satıyor ve 2 saat içinde sermayesini 2 katına çıkarıyor. "Bu şekilde ekmek paramı çıkarabilirim." diyerek her gün sabah erkenden kalkıyor ve kapı kapı dolaşarak kiraz satıyor.
Her gün sermayesi büyüyor. Derken küçük bir kamyonet alıyor ve satışa devam ediyor. Az bir zaman sonra büyük bir kamyon ve birkaç küçük kamyonet alıyor.
...5 sene geçiyor...
Bu adam şu anda Amerika'nın en büyükleri arasında yer alan bir nakliyat şirketinin sahibi. Bir gün ailesinin geleceğini düşünerek sigorta yaptırmak istiyor.
Sigorta şirketi kendisinden bir e-mail adresi istiyor. E-mail kullanmadığını söylediğinde sigortacı: "İlginç, e-mailiniz olmadan büyük bir holding kurmuşsunuz. Bir de e-mailiniz olsaydı neler yapardınız!" diyor.
Adamın cevabı: "E-mailim olsaydı şu an da Microsoft'ta tuvalet temizliyordum."
Ada, bilgisayarı olmadığını dolayısıyla e-mail kullanmadığını açıklıyor. HR menajeri: "Üzgünüm ama e-mailiniz yoksa siz sanal olarak var sayılamazsınız ve bu yüzden sizi işe alamayız." diyor.
Adam çaresizce dışarıya çıkıyor ve "Ne yapsam, ne etsem!" diye düşünürken cebindeki 10 dolar ile 20 kilo kiraz almaya karar veriyor. Kapı kapı gezerek kirazları satıyor ve 2 saat içinde sermayesini 2 katına çıkarıyor. "Bu şekilde ekmek paramı çıkarabilirim." diyerek her gün sabah erkenden kalkıyor ve kapı kapı dolaşarak kiraz satıyor.
Her gün sermayesi büyüyor. Derken küçük bir kamyonet alıyor ve satışa devam ediyor. Az bir zaman sonra büyük bir kamyon ve birkaç küçük kamyonet alıyor.
...5 sene geçiyor...
Bu adam şu anda Amerika'nın en büyükleri arasında yer alan bir nakliyat şirketinin sahibi. Bir gün ailesinin geleceğini düşünerek sigorta yaptırmak istiyor.
Sigorta şirketi kendisinden bir e-mail adresi istiyor. E-mail kullanmadığını söylediğinde sigortacı: "İlginç, e-mailiniz olmadan büyük bir holding kurmuşsunuz. Bir de e-mailiniz olsaydı neler yapardınız!" diyor.
Adamın cevabı: "E-mailim olsaydı şu an da Microsoft'ta tuvalet temizliyordum."
Where are you?
Where are you?
by Nazan Saatci ve Dostlari on Sunday, november 11, 2012 at 11:46pm ·
A married couple had been out shopping at the mall for most of the afternoon,
suddenly, the wife realized that her husband had "disappeared”.
The somewhat irate spouse called her husbands cell phone and demanded, “Where
the hell are you?
“Husband: Darling you remember that Jewelry shop where you saw the Diamond
Necklace and totally fell in love with it and I didn't have money that time and
I said “Baby it'll be yours one day”.
Wife with a smile blushing: “Yes, I remember that my Love”.
Husband: Well, I'm in the Bar next to that shop.

suddenly, the wife realized that her husband had "disappeared”.
The somewhat irate spouse called her husbands cell phone and demanded, “Where
the hell are you?
“Husband: Darling you remember that Jewelry shop where you saw the Diamond
Necklace and totally fell in love with it and I didn't have money that time and
I said “Baby it'll be yours one day”.
Wife with a smile blushing: “Yes, I remember that my Love”.
Husband: Well, I'm in the Bar next to that shop.

Saturday, November 10, 2012
THE ARAB AND THE SCOTSMAN
The Arab and the Scotsman
by Nazan Saatci ve Dostlari on Monday, March 12, 2012 at 12:38pm ·
The Arab and the Scotsman
An Arab Sheik was admitted to St Vincents Hospital for heart surgery, but prior to the surgery,
the doctors needed to store his blood in case the need arose. As the gentleman had a rare type of blood,
it couldn't be found locally, so, the call went out to all the states.
Finally a Scot was located who had a similar blood type. The Scot willingly donated his blood for the Arab.
After the surgery, the Arab sent the Scotsman as appreciation for giving his blood, a new BMW,
diamonds & US dollars.
A couple of days later, once again, the Arab had to go through a corrective surgery. His doctor telephoned the Scotsman who was more than happy to donate his blood again.
After the second surgery, the Arab sent the Scotsman a thank-you card & a jar of candies.
The Scotsman was shocked that the Arab this time did not reciprocate his kind gesture as he had anticipated.
He phoned the Arab & asked him: "I thought you would be generous again, that you would give me a BMW, diamonds & money... But you only gave me a thank-you card & a jar of candies".
To this the Arab replied: "Aye, but I now have Scottish blood in my veins".__

Need a chuckle? You've come to the right place.
Need a chuckle? You've come to the right place.
by Nazan Saatci ve Dostlari on Monday, november 19, 2012 at 3:15pm ·
Need a chuckle? You've come to the right place.
A farmer had five female pigs.
Times were hard, so he decided to take them to the county fair and sell them.
At the fair, he met another farmer who owned five male pigs.
After talking a bit, they decided to mate the pigs and split everything 50/50. The farmers lived sixty miles apart. So they agreed to drive thirty miles each, and find a field in which to let the pigs mate.
The first morning, the farmer with the female pigs got up at 5 A.M., loaded the pigs into the family station wagon, which was the only vehicle he had, and drove the thirty miles.
While the pigs were mating, he asked the other farmer, "How will I know if they are pregnant?"
The other farmer replied, "If they're lying in the grass in the morning, they're pregnant. If they're in the mud, they're not."
The next morning the pigs were rolling in the mud. So he hosed them off, loaded them into thefamily station wagon again and proceeded to try again.
This continued each morning for more than a week.
Then one morning he was too tired to get out of bed.
He called to his wife, "Honey, please look outside and tell me whether the pigs are in the mud or in the grass."
"Neither," yelled his wife, "they're in the station wagon and one of them is honking the horn."

Wednesday, November 7, 2012
Saturday, November 3, 2012
BIRAZ GULELIM:)
BİRAZ GÜLELİM:)
by Nazan Saatci ve Dostlari on Tuesday, March 27, 2012 at 11:31am ·
Karınca İle Ağustos Böceğinin Hikayesi
Karınca yaz boyunca çalışırken ağustos böceği saz çalmış. (Bilirsiniz hikayeyi) Tabi kış gelmiş, karınca sıcacık evinde afiyet içinde yaşıyorken bir gün kapısı çalmış. Bakmış ağustos böceği. "Tamam" demiş - "Yaz boyunca saz çaldın şimdi aç kaldın ve benden yemek istemeye geldin, değil mi? Saz çalacağına biraz çalışmış olsaydın böyle aç kalmazdın". Ağustos böceği de: "Yoo. Yanlış anladın"demiş. -"Biz yaz boyunca saz çalınca, bir sürü param oldu. Hatta meşhur da oldum, şimdi Avrupa turnesine çıkıyorum. Belki oralardan istediğin birşeyler vardır, diye sormaya geldim" Hakikaten de karınca bir bakmış ağustos böceğinin hiç öyle aç bir hali yok. Üzerinde bir kürk var, arkada da kocaman bir limuzin, onunde şöförü ile onu bekliyor. "Yok, bir şey istemiyorum" demiş. -"Ama Fransa'ya uğrayacaksın değil mi?" diye sormus. Ağustos böceği de: - "Evet" demiş. "İyi o zaman" demiş karınca. -"Paris'e gidince orada La Fontaine diye bir adam var, onun yüzüne benim için tükür, oldu mu?
Karınca yaz boyunca çalışırken ağustos böceği saz çalmış. (Bilirsiniz hikayeyi) Tabi kış gelmiş, karınca sıcacık evinde afiyet içinde yaşıyorken bir gün kapısı çalmış. Bakmış ağustos böceği. "Tamam" demiş - "Yaz boyunca saz çaldın şimdi aç kaldın ve benden yemek istemeye geldin, değil mi? Saz çalacağına biraz çalışmış olsaydın böyle aç kalmazdın". Ağustos böceği de: "Yoo. Yanlış anladın"demiş. -"Biz yaz boyunca saz çalınca, bir sürü param oldu. Hatta meşhur da oldum, şimdi Avrupa turnesine çıkıyorum. Belki oralardan istediğin birşeyler vardır, diye sormaya geldim" Hakikaten de karınca bir bakmış ağustos böceğinin hiç öyle aç bir hali yok. Üzerinde bir kürk var, arkada da kocaman bir limuzin, onunde şöförü ile onu bekliyor. "Yok, bir şey istemiyorum" demiş. -"Ama Fransa'ya uğrayacaksın değil mi?" diye sormus. Ağustos böceği de: - "Evet" demiş. "İyi o zaman" demiş karınca. -"Paris'e gidince orada La Fontaine diye bir adam var, onun yüzüne benim için tükür, oldu mu?
SOME OF YOUR WISDOM
some of your wisdom
In a convent in Ireland ,
the 98-year-old Mother Superior lay dying.The nuns gathered around her bed
trying to make her last journey comfortable.
They tried giving her warm milk to drink
but she refused it.
One of the nuns took the glass
back to the kitchen.
Then, remembering a bottle of Irish Whiskey
that had been received as a gift
the previous Christmas,
she opened it and poured a generous amount
into the warm milk.
Back at Mother Superior's bed,
they held the glass to her lips.
The frail nun drank a little,
then a little more and before they knew it,
she had finished the whole glass down to the last drop.
As her eyes brightened,
the nuns thought it would be a good opportunity
to have one last talk with their spiritual leader.
"Mother," the nuns asked earnestly,
"Please give us some of your wisdom
before you leave us."
She raised herself up in bed on one elbow, looked at them and said:
"Don't sell that cow."

Friday, October 19, 2012
Subscribe to:
Posts (Atom)
















